Meleke
Hayatımızda sorgulamalar yapıyoruz, neye inandığımızı bulmaya çalışıyoruz, inandığımız değerleri hissetmeye çalışıyoruz, gerçekten meleke hâline getirmeye çalışıyoruz. Bunları yapmak için yeni fikirler araştırıyoruz. Bu araştırmalar için çeşitli kitaplar, yazılar, dergiler okuyoruz ve bu kaynaklarda çeşitli fikirler zihnimizde beliriyor. Bunların her birinin yanında, bazen ön kabul derecesinde güçlü, bazen zayıf olan birçok genel hissiyatımız bulunmaktadır. Bu hissiyatlarımız ailemizden, arkadaşlarımızdan, sık kullanılıyorsa sosyal medyadan ve genel olarak da içinde bulunduğumuz modern hayattan kaynaklanır. Yanımızda belirli bir konu hakkında konuşulduğunda akla gelen ilk düşüncelerimiz ve duygularımız olarak melekeyi tanımlayabiliriz. Daha toparlanmış şekilde meleke, bir bilginin veya davranışın insanda tekrar, tecrübe ve içselleştirme yoluyla yerleşip artık zorlanmadan, doğal bir refleks gibi ortaya çıkabilen kalıcı yatkınlığa dönüşmüş hâlidir.
* Yani meleke sadece bilmek değil,
* Sadece alışkanlık değil,
* Sadece beceri de değildir.
Meleke artık bilginin karaktere oturmuş hâlidir.
####
Melekeleri değiştirmek zordur. Çünkü meleke yalnızca zihinsel bir kanaat değil, zamanla tekrar edilmiş, yaşanmış ve kişinin karakterine yerleşmiş bir yöneliştir. Bir insan bir düşünceyi ne kadar uzun süre tekrar etmiş ve onu ne kadar köklü bir itiyat hâline getirmişse, ona ne kadar zaman, emek, maliyet ve fedakârlık yatırmışsa ondan vazgeçmesi de o kadar zorlaşır. Bunun sebebi sadece eski düşüncenin güçlü olması değildir. Kişi o itiyadı edinip sürdürürken bu itiyadın pahasına diğer düşünce sistemlerinden vazgeçmiş, başka düşünme ve yaşama biçimlerini geliştirme imkânını geride bırakmış ve o değerli vaktini, emeğini, zamanını üzerine yaşadığı değer uğruna harcamıştır. Bundan dolayı bu ideolojiyi bırakmak, bütün bu maliyetin boşa gitmesi, hatta boşa gitmekten öte bu ideolojinin yanlış olması sebebiyle eksiye gitme hissiyatı doğurur. Bu hissiyat ise insanda işe yaramazlık, pişmanlık duygularını oluşturur ki insan bu tarz kötü hissettiren duyguları yaşamak istemez. Bu yüzden yeni fikri kabul etme olasılığı, bu pişmanlığın yaşanmasıyla ters orantılıdır; ne kadar pişman olacaksa yeni fikri kabul etme ihtimali o kadar düşecektir. Bu bağlamda, diğer faktörlerin de varlığını yadsımayarak toplumdaki büyüklerimizi düşünelim. Yaşı ermiş insanlara yeni fikirleri öğretmek zordur, ne kadar makul olursa olsun bu fikirleri kabul etmekte zorlanırlar. İşte bunun bir sebebi de şu zamana kadar yanlarında getirmiş oldukları ideolojiler üstüne harcanan uzun yılların bir anda tamamıyla hiçe dönüşebileceği olgusudur. Bu durumun aynı zamanda onları torunlarının ve çocuklarının nezdinde itibar kaybetmesine sebebiyet verebileceği için de fikir değiştirmeye karşı dirençlidirler. Bazen bu yeni fikirlere açık olmanın da bir erdem olduğu savunulur, haklı olarak; ancak bu değişimin erdem olabilmesi için insanoğlunun bu olguyu bilinçli zihniyle değerlendirmesi gerektiğini düşünmemiz gerekir. Buna karşın ilkel ve refleksif beyin, bir sonraki paragrafta anlatacağım üzere, değişimin zayıflık ve itibar kaybı olduğunu düşünür. Şu anda bahsettiğim, tek bir fikir değişim durumudur. Eğer sık fikir değiştirenle tek bir fikre körü körüne bağlı olan bir insandan bahsedecek olursak, o zaman ortaya daha farklı parametreler girecektir ki yazımızın konusu bu bağlamdan uzaktır. Sonuç olarak ise melekelerin değişmesinin zorluğu anlamında şunu söyleyebiliriz: Yanlış çıkma ihtimali ne kadar pahalıysa, hakikate o kadar direnç gösterilir.
####
İnsan yeni bir fikirle karşılaştığında ilk tepkimiz çoğu zaman yerleşik melekemizden doğar. Bu ilk refleksten kısa bir süre sonra bilinçli zihnimiz olaya dâhil olur ve kendine göre makul şekilde tepkiler üretir. Yani tepkilerimizin burada iki temel katmandan meydana geldiğini söyleyebiliriz: melekeden doğan ilk refleks ve bilinçli zihnin sonradan gerçekleştirdiği değerlendirme. İnsan, yeni düşüncesine verdiği ilk refleksif tepkiye eklenen bilinçli zihnin vereceği başlıca iki tane cevap vardır. Ya melekeden gelen tepkiyi denetler, önyargılı yaklaştığını kabul eder, konuyu makul düşünce düzeyine çekmeye çalışır. Ya da melekeden doğan ilk tepkiyi destekleyen düşünceler üretir, onu destekler ve kendine özgü makul argümanlar üretmeye çalışır. Bu işlemin düzey ve kapasitesine ise reflektif bilinç diyebiliriz, yani bir insanın kendi yerleşik melekesine ve bundan doğan ilk tepkilere dışarıdan bakabilme gücü. Dar bir tecrübe alanına sahip ve muhakeme yeteneği yeterli düzeyde olmayan kişilerde yeni fikirler daha çok mevcut itiyatlarla, yerleşik melekelerle yargılanır. Daha geniş tecrübe alanına, olgun zihne ve muhakeme yeteneğine bağlı olan kişilerde ise yeni fikrin yorumu ilk refleksten ve kendi itiyatından ayrılabilir. Ancak kişinin ilk refleksinden ayrılarak bir fikri yeniden değerlendirebilmesi, o kişiyi bukalemun fikirli olarak nitelendirdiğimiz anlamına gelmez. Bukalemunluk, gerekçeli bir fikir değişiminden ziyade ilkesiz ve muhakemesiz biçimde fikir değiştirmeyi ifade eder. Çok kısaca bu paragraftaki tepki farklılıklarını ilkel zihin ve olgun zihin şeklinde ayırabiliriz.
####
Yeni fikir karşısında gösterilebilecek 3 farklı tutum:
Bu kısımda temelden edindiğimiz bilgileri daha çok İslami bağlamda yorumlamaya tabi tutmak istiyorum. Hayatımızda kitaplar okurken, arkadaşlarımızla konuşurken, ders çalışırken birçok farklı fikirle karşılaşıyoruz. Özellikle bir Müslüman olarak tevhidî bir nazarda hayatımızı yaşamamız icap ederken, karşılaştığımız bazı düşünceler ve fikirler İslam telakkisine zıt olabiliyor ve biz bu karşıt fikirlere karşı çeşitli zamanlarda yanlışlayıcı bir konumda olamayabiliyoruz. Burada söz konusu edilen fikirler, kişinin şahsi din anlayışına veya bireysel yorumuna aykırı olan her düşünce değil; Kur’an ve sünnetle sabit, açık ve sahih İslami ölçülerle çelişen düşüncelerdir. Bu yanlışlayıcı konumda olamadığımız durumlarda, doğruluğuna kesin bir biçimde inandığımız tevhidî ölçüye karşın içimizdeki bazı hissiyatlar bize karşıt fikrin doğru olduğunu düşünmemize ve yeni fikre karşı marazî bir meyil geliştirmemize yol açacaktır. Böyle bir durumda kişinin sergileyebileceği 3 temel tutum bulunmaktadır.
1. Kişi marazî meylini fark eder ve onu düzeltmeye çalışır.
2. Kişi marazî meylini değiştirmek istemez, mevcut yönelimini farklı biçimlerde meşrulaştırmaya çalışır.
3. Kişi çatışmayı çözmek yerine görmezden gelir ve iki zıt düşünceyi zihninde ayrı alanlarda yaşatır.
1. Tutum: Bu bakış açısında kişi, yeni fikrin karşısında hissetmiş olduğu aslî hissiyatının marazî olduğunu fark eder, bu konumda olgun ve cesur davranarak marazî meylini düzeltmek için uğraş verir. Çeşitli şekillerde zihnini eğiterek bu konuda hak düşünceyi zihnine meleke hâline getirmeye çalışır. Bir Müslüman olarak marazî meyillere karşı almamız gereken asıl konum bu olmalıdır.
2. Tutum: Bu konumda olan kişi, yeni fikir karşısında yerleşik melekesini değiştirmek istemez ve bunun için kaçacak yol arar. Bu kısımda insanlar, kendi yerleşik yönelimini koruyabilmek için dinî hükmü bu yönelime uydurmaya çalışabilir, yeterli bilgi ve birikimleri olmamalarına rağmen hükmü yorumlarlar. İşin sonunda bu durum tehlikeli olabilecek bir olgudur; çünkü bu yanlış bakış açıları artık kişinin kendisi için sağlam bir zemine oturursa, o zaman sadece kendilerini bu zihnî reflekse yeterince alıştırmış olmaktan öte başkalarını da bu yanlış ve zehirli düşünceleriyle etkileyeceklerdir. Ya da bu duruma çok benzer olarak modern hayatta uygulamaların değiştiğini, düşüncelerin yeni biçimde yorumlanması gerektiğini düşünür ki bu, az önce dediğimizden çok da farklı bir durum değildir, aynı kapıya çıkar.
3. Tutum: Bu madde ise diğer iki maddeden biraz daha farklıdır, aslında sergilenen duruştan ziyade bir duruş sergilenmeme durumudur. 2. maddeyle karıştırılabilir; ancak burada farklı olarak kişi eski yönelimini -doğru veya yanlış- herhangi bir zemine oturtmaktan kaçınır. Yeni fikre karşı oluşturulan marazî meylini tevhidî nazardan veya başka herhangi bir nazardan yorumlamaz ve tevhidî ölçü ile marazî meyil kişinin zihninde birbirinden kopuk biçimde varlığını sürdürür ve zamanla ayrı ayrı kökleşir. Bu kişi düşünmeye devam eder ise er ya da geç tevhidî ölçü ile marazî meyil birbiriyle çatışır ve aralarındaki çatışma belirginleştiğinde kişi, zamanla ilk iki tutumdan birine yönelmek zorunda kalır: Ya marazî meylini tashih eder ya da onu meşrulaştırmaya çalışır. Kişi bu fikri, düşünce silsilelerini bir kenara bırakırsa o vakit hiçbir zaman bu konu hakkında zihni tamamen kemale ermeyecektir, bu kişide tam bir zihnî refleks gelişmeyecektir. İnsanların çoğunda bu durumu müşahede edebiliriz; sorgulamadan, neye neden inanıldığı tam olarak bilinmeden oluşturulan yaşam biçimi bu durumu gerektirir. Sorgulayan ve düşünen bir kişide ise inanılan değerlerin birbiriyle çatışması o kişiyi rahatsız eder, eninde sonunda kişibu çatışma karşısında ilk iki tutumdan birini benimser.
Yeni fikirlere vermiş bu farklı tutumlar aslında bizim dinî irademizin ve teslimiyetimizin önemli göstergelerinden biridir. Eylemlerimizde hak/doğru olanı bilirken yine de yanlışa/bâtıla meyletmemizin önemli sebeplerinden biri, öğrendiğimiz değerleri kâmil manasıyla içselleştirmemiz, onları meleke hâline getirmemiş olmamızdır. Sahabelerin eriştiği kemâletin en belirgin kaynaklarından biri, gösterdikleri bu derin teslimiyettir Onlar, Peygamber Efendimiz’den geldiği kesinleşen ilahî bir hükümle karşılaştıklarında tereddütsüz teslim olurlardı, o andan sonraki hayatlarını bu hükme göre düzenlemeye başlarlardı. Bu teslimiyete verilebilecek en çarpıcı örnek, içkinin haram kılındığı andır. Enes bin Mâlik’in rivayetine göre içkinin yasaklandığı ilan edildiğinde Ebû Talha, evindeki içkilerin derhâl dökülmesini emretmiştir. Sahabeler alışkanlıklarını savunmak, hükmü kendi arzularına göre yorumlamak veya değişime hazırlanmak için süre istemek yerine ellerindekileri dökmüşlerdir, koşulsuz bir biçimde hükmü kabul etmişlerdir. Elbette sahabenin eriştiği iman ve teslimiyet mertebesi müstesnadır. Bediüzzaman Said Nursî’nin de ifade ettiği üzere, sonraki nesillerin sahâbîlikten doğan küllî fazilet ve mertebeye erişmesi mümkün değildir. Bu garip bir durum değildir, bizler fıtraten zayıf yaratıldığımız için hak düşünceleri algıladığımız anda içselleştirip meleke hâline getirmemiz çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Özellikle âhir zamanda yaşadığımızı, çeşitli ideolojilerin ortada cirit attığını, her gün farklı ve güçlü propagandalara maruz kalındığını göz önünde bulundurunca melekelerimizi hak yönde düzenlememiz bir hayli güç olmaktadır. Ancak yine de Rabbim bize akıl ve düşünme yetisini bahşetmişse, başta kendim olmak üzere bu yönde çalışmalar yapmamız ve emek vermemiz gerekmektedir. Rabbim bizleri istikametini doğru yöne çevirenlerden eylesin, inşallah.