Doğru Bir Şekilde Tarih ve Sosyoloji Okumak 3
Herkese tekrardan merhaba. Bugün serimizin 3. ve son yazısıyla karşınızdayım. Bu yazımızda diğer yazılarda bahsetmediğim ancak onlarla çok ilgili. Şuana kadar kavramsal olarak aynı veyahut en azından benzer olarak kalabilen şeylerden bahsetmiştim. Bunlar olay ve süreçti. Olay ve sürecin tarihsel süreçte tekrar eden şeyler olduğunu benzer olay yada süreçler arasında farklılıkları bir kenara koyarak benzerlikler üzerinden çıkarımlar yapmıştık. Bunlar tarih okumak için ne kadar önemliyse bu yazımda bahsedeceğim şey olan olguların değişimi, en az bu iki şey kadar önemli çünkü bir olgunun, kelimenin, kavramın veyahut düşünce biçiminin değişimini anlamazsak ne tarihsel olayları anlayabiliriz ne süreçler arasında bağ kurabiliriz ne de bunlar arasındaki benzerlik yada farklılıkları anlayabiliriz. Birkaç örnek üzerinden meseleyi daha iyi anlatacağımı düşünüyordum. Bu örnekler şuana kadar verdiğim örneklerden hem çok uzak, hem çok ilişkili hem de çok sivri örnekler vereceğim. En hafifinden başlamak gerekirse bu Din, toplum ve millet ilişkisi olacak. Öncelikle Din, toplum ve millet kelimelerini ele alacağım. Din kelimesi lisanlarda ilk insandan beri olan bir kelime ve bu kelimenin önemi kimi zaman artarken kimi zaman azaldı. Buna rağmen kelimenin bize bahsettiği şey hemen hemen aynı kaldı. Güç ve statü olarak daha üstün varlık/varlıkların varlığına inanarak dünyada gerçekleşen şeyleri az yada çok bu varlık yada varlıklara bağlamak, buna inanmak. Kimi toplumlarda yada dönemlerde bu varlıklara olan şükran bazı sembolik rutinler ile gösterilirken bazılarındaysa bu rutinler sönmüştür. Yani kısaca dinin algılanma biçimi genel hatlarıyla bu iken her dinin topluma yada toplumlara etkisinde bu kadar net benzerlik bulamıyoruz çünkü toplum kavramı da aynı anda bile çok değişken bir şey iken dinin etkisinde benzerlikler olsun. Mesela mid arid zone olarak adlandırılan yarı kurak bölgelerde (Fas'tan Çin'e kadar olan çöl ve bozkırlar) kabilesi yani asabiyyesi güçlü olan topluluklarda tek tanrılı bir inanç yada mistisizmin gelişmiş olduğundan din çok daha bağlayıcı ve birleştirici olabiliyorken yerleşik toplumların bulunduğu Kuzey Akdeniz Kıyıları, Çin yada Hindistan'da çok tanrılı inanç sistemleri, formalite ve legalizm daha yaygındır. Kısaca formalite kurumların kişilerden üstünlüğünü sağlayanırken legalizm ise kanunları ve faydanın kişiden üstünlüğünü sağlar. Sadece iklim üzerinden yaptığımız bu toplumları ayırma çok farklı şekillerde de yapılabilir tabi ki ama bunlara da girersem yazı çok uzar. Son olarak gelelim iklim gibi coğrafi şartların ve dinin harmanlandığı büyük toplumlar olan milletlere. Millet günümüzde kaba taslak nedir önce onu konuşalım. Millet günümüzde aynı dili konuşan, gelenek görenekleri büyük oranda aynı olan, olaylara benzer reaksiyon veren toplumlar bütünüdür. (Ufak bir parantez milliyet burada ayrışır çünkü milliyet "ırk" kelimesinin yumuşatılmış versiyonudur günümüzde ve milliyeti belirleyen şey genetik ve aynı dil ailesine sahip olmak gibi daha derin şeylerdir.) Eskiden millet ise dini olarak da benzerlik gerektiriyordu. Ayrıca bazı coğrafyalarda yöneticine göre bir millet idin. Sadece bulunduğun statüye göre milleti değişen toplumlar da vardı. (önceki paranteze ekleme, milliyette benzer bir değişim gösterdiğinden eskiden dinin ve yöneticin milliyetini gösterirdi.) Şimdi elimizde birbiriyle iç içe olan din, toplum ve millet var. Bu üçlü günümüzde de geçmişte de benzer olan olgular. Şimdi 2 şeyden daha bahsedeceğim ve bunlar çok yumuşak ancak çok büyük değişim gösteren olgular. Eşcinsellik ve aile. Evet Eşcinsellik tarih boyunca var ancak tarihten gösterilebilecek eşcinsellik örneklerine baktığımızda sürekli değişim içerisindedir. Örneğin antik çağda bir şair, yazar veya filozof bir erkeğin haremliğine girmekten bahsediyorsa bu hizmetine girmektir. Sonrasındaki biraz da cinsel kabul edilebilecek övgülerde bu hizmetten iyi para kazanma sebeplidir. Roma İmparatorluğunda bu meseleyle çok karşılaşırız. Hatta yatağına aldı vesaire ile gözümüze sokulur ancak bunun da masum bir açıklaması var ve o da statü. Sen birine olan güvenini nasıl gösterirsin. Bir sır verirsin, sürekli yanında bulundurursun hatta belli bir seviyeden sonra birbirinizin düşüncesini okursunuz. Roma döneminde de yatağa almak bu minvalde bir olaydır çünkü uyku hali yani yatakta olma hali insanın en savunmasız anıdır ve birinin birini yatağına alması canımı ona emanet ediyorum demektir. 7. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar eşcinsellik olarak yorumlanabilecek anlatılarsa genelde yine statü, güven yada hizmet gibi sebepler üzerinde dönerken tek tanrılı dinlerin yoğunlaşması ile beraber bu olayların nahoş karşılanmasının artması ile beraber anlatılarda yer alma sıklığı da azalmıştır. Burada da ufak bir şeye değinerek saray oğlanından bahsetmek istiyorum çünkü konuyla ilgili yanlış anlaşılmalar mevcut. Saray oğlanları esasında sultanın hizmetkarı olarak çeşitli konumlara hazırlanan erkek çocuklardan oluşur. Bu erkek çocukları yetiştirilme sürecinde lazımlık boşaltma, seyislik, çeşnicilik gibi hizmetlerde bulunurdu. Sarayların genel gizli yapısından kaynaklı olarak bu hizmetler abartılarak anlatılmış ve günümüzde yanlış anlaşılmalara sebep olmuştur. Şimdi de 17. yüzyıldan günümüze kadar olan süreçte eşcinelliğe bakalım. Bu süreçte insan hayatına giren özgürlük tanımının gelişimiyle paralellik gösteriyor. Toplumların sekülerleşmesi ve liberalleşmesi ile birlikte özgürlük kavramı ortaya çıktı. Özgürlük zamanla yerini bireyselleşmeye bıraktı ve buradan ırkçılık, faşizm, sosyalizm, kapitalizm ve cumhuriyet gibi fikirler ortaya çıktı. İnsan bireyselleşmesinin güncel adımlarında ise LGBT gibi oluşumlar ortaya çıkarak günümüzdeki hale geldi. Ailede de benzer kırılmaları görebiliriz. Mesela antik dönemde yerleşik toplumlarda aileler anne-baba ve çok çocuktan oluşan çekirdek ailelerden oluşurken göçebe toplumlarda ise dede, amca, hala kuzeninde bulunduğu daha geniş toplumsal yapılardan söz edebiliriz. Roma döneminde göçebelerde durum aynı devam etse de yerleşik hayata geçmiş olan toplumlarda ikiye ayrılma var. Roma dışı ve Roma aile yapısı. Roma dışı antik dönemde yerleşik hayata geçenlerle benzer iken Roma aile yapısı daha az çocuğun olduğu ve toplumsal statü arttıkça artan bir şekilde karmaşıklaşan aile bağları tablosuna sahip. Yüksek statülü bu gruplarda anlaşmalı evliliklerin artması ile beraber kardeş evliliğine çok yakın akraba evliliklerine kadar ileri düzey bir karmaşıklıktan bahsediyorum. Tek tanrılı inançların yaygınlaşması ile beraber aile yapısı genel toplumda klasik anne, baba, çocuk ve olursa amca, hala ve dede gibi 1. dereceden akrabalardan oluşurken yine yüksek statülü ailelerin bir çoğunda akraba evliliği devam etti. Hatta o kadar ki 17. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa liderlerinin büyük bir kısmının gen benzerliği kardeşlerinkiyle neredeyse aynı olduğu saptandı. 18. yüzyılda gerçekleşen sanayi ve bilim devriminin bir ayağı olan aile devriminde ise tam şuanda Türkiye'de gördüğümüz aile yapısı ortaya çıktı. Anne ve baba çalışıyor, çocuk eğitim kurumuna gidiyor ve aileler çok ufak üretim grupları olarak görülüyor. Hatta bazı ekonomist ve sosyologlara göre bu dönemde ev hanımlığı bile bir üretim bir para girdisi sağlıyor eve çünkü hizmetçiye para ödenmiyor. 20. yüzyıl ile birlikte aile çekirdek aile olarak tam bir şekilde oturmuşken 2. Dünya Savaşı sonrası kadınların çalışma hayatına atılması ve feminizm akımıyla beraber aile kavramı daha da ufaklaşmaya başladı. Anne, baba ve olursa tek çocuk. 21. yüzyıla girdiğimizde ise aile kavramı önemini tamamen yitirdi ve LGBT veya feminizm gibi düşüncelerin çok güçlenmesi ile birlikte yok olmaya doğru gidiyor ki bu dünya genelinde acilen çözülmesi gereken bir kriz. İşte Olguların incelenmesini de böyle örneklemiş oldum. 3 yazımda da tam tanım yapmadan örneklemeye girdim çünkü tarih ve sosyoloji okumak, yorum ve çıkarım işidir. İşte şimdi yazılarımın sonunda bunu formülize ederek özetleyeceğim. Olguların dönemler arasındaki farklılaşmasını unutmaz isek okuduğumuz olayı yada durumu daha iyi anlarız. Okuduğumuz olay veya durumlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları görerek bunlar arasında bağ kurarak süreçleri anlarız. Süreçleri anlarsak da tarihi, geçmişteki ve günümüzdeki sosyolojiyi anlar, bunlardan geleceğe doğru çıkarımlar yapabiliriz. Kısaca tarihsel olayları dönemlerine göre inceleyerek kurduğumuz bağ sayesinde sürecin nasıl işlediğini ve işleyeceğini anlayabiliriz. Okuduğunuz için teşekkürler.