Oksidentalizmin Olanaksızlığı Üzerine -2-
Ortaya çıkış tarih ve sebebi belirsiz olsa da Oryantalizmi coğrafi keşifler öncesi ve sonrası diye ikiye ayırdığımızda, bildiğimiz anlamda Oryantalizmin, Misyonerlik faaliyetleri ile paralel olmak üzere, ikinci döneme daha yakın olduğunu görürüz. Nihayet aydınlanmayla beraber kilise ve rasyonalizmin çöküşü, “batı” düşüncesinde “doğuya” karşı ciddi bir yeni tarih anlatısı ihtiyacı doğurmuş ve Oryantalist Misyonun önemi son derece artmıştır[1]. Meşhur Goldziherler, Ernst Renanlar tam da bu döneme aittir. Nitekim Oryantalizmi saf kötülük olarak tasvir etmek pek de isabetli değildir, Macarların kendilerini Avrupa Hunları üzerinden Türklere isnat etmelerinden, Güney Amerika’daki kabile dillerine dair kitaplar neşredilmesine kadar birçok tasnif ve araştırma Oryantalizmin geniş çalışma alanında yer alır. Bu noktada İslam düşüncesinin karşısında Oryantalist eğilimlerin açık bir propaganda aracı olduğunu görüyoruz. Bunun erken örneklerinden birisi olarak Thomas Aquinas’ın o dönemlerde Avrupa üniversitelerinde son derece popüler olan İbn Rüşdcülük ile olan diyalektiği verilebilir. En nihayetinde doğu-batı ayrımı Oryantalist zihniyetin bir ürünüdür ve onun kabullenişi ya aşağı ve tarih dışı olmayı kabul etmektir, ya da batıyı aşağı ve tarih dışı görmektir ki ikinci seçenek son derece gerçekliğe aykırıdır.
Doğu batı taassubu tarihsel olarak çözümlenmeye çalışıldığına göre şu noktada araştırılması gereken, evrenselliğin neden ekseriyetle “batıya” isnat edildiğidir. Bu meseleyle ilgili yaygın bir propaganda söylemi tarihin batılılarca yazıldığını, bundan dolayı çokça meselenin kasten ya da sehven göz ardı edildiğini ifade etse de (bazıları Aristoteles gibilerin gerçekte yaşamadığını bile iddia ediyor[2]), bu söylem neredeyse tamamen batıldır.
Öncelikle Çin, İran ve Hint gibi medeniyetlerin de en az Yunan/Roma kadar köklü ve büyük olduğunu söylüyorlar, sonrasında ise Yunan/Roma yani batının daha çok öne çıkmasını siyasi sebeplere bağlıyorlar. Düşüncenin ilk aşaması sofizmdir, empirik bir biçimde “bilgicilik” yapmaktır. Bu işe adını veren Yunan sofistleri, 20. Yüzyıla kadar Uzakdoğu’da etkisini sürdüren Konfüçyüsçülük ve (Plutarkhos başta olmak üzere) Yunanların naklettiği Hint Gymnosophistleri aslında benzer düzeyde felsefe yapmışlardır. Sokrates/Platon ile başlayan Sofizmin değillenmesi o kadar büyük bir adımdır ki evrensellik ilk defa orada olgun bir biçimde ortaya çıkmıştır denilse yanılmış olunmaz. Öyle ki ne Çin ne İran ne de Hint medeniyetleri hiçbir zaman evrenselliğe bütünsel bir biçimde iştirak edecek bir düşünce ortaya koyamamıştır.
Ne var ki batı Platon/Aristoteles’in mirasını tevarüs edememiş, bu işi Allah’ın izni ve takdiriyle Müslümanlar gerçekleştirmiştir. Yoksa kelamcılar her yere sokuşturmaya çalıştıkları sistematik mantık ilminin köken itibariyle “doğululara” ait olduğunu mu düşünüyorlar? Bu dönemde İslam düşüncesi evrensellikte öyle bir mertebe edinmiştir ki, Avrupa Antik Yunan felsefesini resmen Müslümanlardan öğrenmiş, üst paragrafta zikredilen “Çin Hint ve İranlıların” evrenselliğe kısmi iştirakleri de Müslümanlar aracılığıyla olmuştur. Diğer çoğu medeniyetin aksine, evrensel olmak bize hiç de yabancı bir şey değildir.
[1] 1001 gece masallarının Osmanlıcadan Fransızcaya tercümesiyle başlayan “doğu modası” bu “ihtiyacı” zirveye çıkarmıştır.
[2] Bunun gibi tezlere “Camillus’un gerçekliği tartışması bağlamında post-modern tarihçiliğin eleştirisi” yazısında cevap vermiştik.