Türkiye Muhafazakarlığında “İlahiyat Düşmanlığı"nın Anatomisi

0 yorumlar

Tarihsel olarak ele alındığında “kültürel devrim” kavramının, genel “modernleşme” ve “reform” hareketlerinden çok daha az masum, kaotik hatta kanlı olduğu görülür. Kültürün özü ilmi gelenektir. Burada, ilmî geleneğe topyekûn hücum, mağlubiyetten ve onun kabulünden kaynaklanır. Hücum edenler ise ilmi geleneğe “aşağılık” çağ dışı” ve “geçerliliğini yitirmiş” olma atfederek mağlubiyetin sebebini ona bağlar. Bu noktada “kültürel devrimler” genelde oldukça başarısız olmuşlardır. Bunun 3 sebebi vardır: birincisi siyaset ehli asla ilim ehli değildir. Eğer gelenek kendi içinde birtakım reformlara ihtiyaç duyuyorsa bile bu siyasi bir elle gerçekleşemez. İkincisi gelenek, o toplumun asabiyet ve gelişmişlik düzeyine göre birtakım taifeler tarafından sertçe savunulur ve bu da ciddi bir kaos meydana getirir. Üçüncüsü de aslında birinci sebebin bir sonucudur: Budanması gereken bir ağacın köküne taarruz etmek, yani reforma muhtaç olguya keyfiyetten tamamen bağımsız radikal değişimi dayatmak genelde gerçekliğe aykırı olur. Başarı meselesinin tek istisnası olarak bazı Marksist Kültür devrimleri zikredilebilir (çünkü diğerlerinin aksine onların elinde en azından eskinin yerine konulmaya çalışılacak bir sistem vardı). Onlar da hem aklın sınırlarını zorlayacak derecede kanlı olmuştur, hem de yukarıda belirtilen “sistem” ciddi kırılmalara uğramıştır.

Türkiye özelinde bakılırsa kültürel devrim dayatması geleneğin sert direnişine maruz kalmış ve tabiri caizse “yarıda kalmıştır” (Allah devamından bu milleti korusun).  Ve zamanla İslami kurum ve olgular yeniden ortaya çıkmış, yükselmiş ve son derece karmaşık ve çalkantılı süreçlerle günümüze gelmiştir. Allah bizleri doğru yola iletsin.

Bu süreçte açıkça görülüyor ki özellikle son dönemde İslami bilincini nispeten koruyabilmiş grupların bazıları, İlahiyat fakülteleri ve ilahiyatçılara eksiklik ve hatta sapkınlık atfeden önyargılar taşımakta. Allah’ın izniyle burada bu düşünceleri ayrı ayrı tasnif ve tahlil edeceğiz. Buraya kadar okuyup da haklı olarak bu derecede ciddi ve derin bir konuyu ehli olmayan bir kimsenin incelemesi hadsizliktir diye düşünen kimselerden şu ricada bulunmak gerek: İlahiyat fakülteleriyle ve İslamcı Camiayla olan “benzerine az rastlanır” bağımı anlatarak yazıyı uzatmaya gerek yok. Burada geçecek yargıları bundan bağımsız değerlendirmeleri bir lütuf olacaktır.

Neo-Sünni Düşüncenin Teşekkülü

Şu bir gerçektir: kelam hiçbir zaman halkta fazlaca rağbet görmemiştir. Mihne olaylarında bu tepki zirveye çıkmış ve en sonunda mutezile zihniyeti, ağır bir mağlubiyet alıp çöküş dönemine girmiştir. Mutezileye vurulan son darbe ise Eşarîlerden gelmiştir. Burada, kendilerine sünnilik atfedilenler incelendiğinde şu görülür: Sünnilik belirgin bir usül ve akaide dayanmaktan çok, diyalektik ve siyasi bir olgu olmuştur. Ahmed b. Hanbel ile İmam Rabbanî ile Fahreddin Razi'yi aynı kümede değerlendirmek çok da ilmi bir tasnif olmasa gerek. Günümüzde yeniden aşırı derecede sünniliğe sarılmanın ortaya çıkmasının sebebi ise muhtemelen antitezin yani kendini mutezileye atfeden modern ve son derece bid'atçı bir zihniyetin yeniden ortaya çıkışıdır. İşte sorun kısmen buradadır. Bu zihniyetin kümelendiği kurum ilahiyat fakülteleridir. Aslında eski ilahiyatçılarda bu sapkın fikirler yoktu. Bizce kırılma noktası, İslam’ı modernleştirme problemi bağlamında, girişte belirtilen “yarıda kalmış kültürel devrimin” doğurduğu sekülerizmle uzlaşma isteğidir (28 şubat süreci vs.). Herhalde bu zihniyetteki ilahiyatçıların gezi olaylarına övgüler yağdırması, sünnileri emevilere benzemekle itham etmesi veya halk tvlerde programlara çıkması bu duruma delalet eder. Bu yazı bir akaid yazısı değil, yani okuyan herhangi birisinin bizim bu sapkın görüşlere reddiye sunmamızı beklemesi doğru olmaz. Tek bir şey var ki, bu ekolün öncülerinden birisi olan "prof. dr." Yaşar Nuri Öztürk'ün yüksek lisans ve doktora çalışmaları incelendiğinde, tekdüze ve sıradan bir model seçip (herhangi bir adamın hayatı, eserleri, fikirleri) tasavvuf alanından yükseldiği görülür. Yani kendisi eğitim düzeyi bakımından İslam Tarihi veya Hadis konusunda derin bir biçimde konuşabilecek ilmi bir ehliyete kesinlikle sahip değildir. Çoğu da böyledir, zaten sözlerinin içi boş retorikten ibaret oluşu da bunu gösterir. Ancak şu görülür ki Açıkça ilahiyat karşıtı cemaat ve hocalar, ilahiyatlardaki bu "te'azzulü" (azl fiilinin tefa''ul vezni, mutezile eğilimi anlamında kullanılmıştır) kendi lehlerine provoke etmektedirler. Zira İlahiyatlarda, son derecede âlim ve ehli sünnet hocalar da mevcuttur ve "müte'azzilun" sadece bir azınlığı teşkil etmektedir. Tabi ki bu durum, dönemden döneme ve üniversiteden üniversiteye değişmekle beraber (bir sürü isim ve örnek zikredilebilir ancak bu beraberinde birtakım gereksiz ve teknik tartışmalarıgetireceğinden, bu işi atlıyoruz) bu durum ilahiyat karşıtı neo sünnilerin yaptığı provokasyonu değiştirmez. Kendilerinin çoğu yerde Felsefeyle Mutezile arasındaki ayrımı yapamaması onların bu konudaki sözlerinin retorik olduğunu gösterir.

Bir de kâfirlerle cedel yaparak kelama sarılmış bir taife var. Onların da bir kısmı İlahiyatlara dinsizlikle mücadele misyonu atfederek bu konuda oldukça yetersiz olduklarını iddia ediyorlar. Akademinin misyonu asla avamdaki beş para etmez tartışmalara retorik yaparak icabet etmek değildir. Bir şeye cevap üretilecekse ortada tarihsel bir problem vardır, onlara karşı ne kadar cevap üretildiği, daha doğrusu üretilen cevabın ne kadar ilgi gördüğü, burada ele alınmayan teknik bir tenkittir.

Medrese-Tekke çatışmasından Modern Nakşibendîlere

Osmanlı ilmi geleneğinde; müziğin cevazı tartışması, Ebussuud efendinin Yunusu tekfir etmesi, Kadızadeliler hareketi, Taküyiddin'in rasathanesinin yakılması gibi onlarca meselenin kaynağı, tasavvuf ve medrese ekolleri arasındaki çatışmadır. Medresenin biraz daha üst sınıf kalması ve halkın tasavvufa olan eğilimi belki de günümüzdeki İlahiyat düşmanlığının ilk prototipidir. Günümüzdeki durum ise oldukça değişiktir. Yukarıda bahsedilen kültürel devrim her şeyin üzerinden buldozer gibi öyle geçmiştir ki, çoğu şey birbirine girmiştir. Çok acayip bir şekilde günümüz nakşibendi tarikatlarının en meşhurları, kendilerine ehli sünnetin muhafızı olma misyonu yüklemiştir. Bu da o sûfîlerin sûfîden başka her şeye benzediği garip bir durum ortaya çıkarmıştır. Aslında bunu kendileri de itiraf ediyor, şu meşhur söylemde denildiği üzere

"Eskiden tarikata belli bir yaşın ve ilmi seviyenin üzerine çıkmış insanlar gelirdi, şimdi ise insanları içkiden vb. kötü alışkanlıklardan alıkoymak için varlar"

Demek ki Sekülerizm toplumu öylesine mahvetmiş ki, tasavvufa gelene kadar önce İslam'ın kendisini tebliğ etmek zorunda kalmışlar. Yine de Nakşibendiyye'nin diğer tarikatlara göre daha "reformist" bir yapısı olduğu bilinen bir gerçektir. Burada kendilerini icmali olarak aşırı derecede ehli sünnete atfetmeleri ilmi olarak tenkit edilmelerinden önce son derece hayret edilecek bir durumdur. Onlardaki İlahiyat düşmanlığının sebeplerinden birisi de, kendi aralarındaki ilmi yapının biraz kapalı olmasıdır. Nitekim kendileri diğer cemaat ve islami gruplar tarafından, çok zayıf hatta uydurma olduğu bilinen rivayetleri sıkça kullanmaları başta olmak üzere birçok hususta sertçe tenkit edilmektedirler.

Sonuç

Tasavvufuyla, kelamıyla, hadisiyle ve felsefesiyle İslam düşüncesi bir bütündür. Mezkur "Kültürel devrim" ümmete o kadar zarar vermiştir (vermektedir) ki maalesef ilmi faaliyetten önce bir hayatta kalma içgüdüsü devreye girerek bu ekolleri kendi içlerinde ciddi yapısal kırılmalara maruz bırakmıştır. Ancak Allah'a hamdolsun son senelerde durumumuz önceye göre iyi gibi gözüküyor. Bize düşen komplekslerimizden kurtularak kalemimizle cihat etmektir. Konu bağlamında sorgulanması gereken de şudur: İslami ilimler sürdürülebilmek için Medreselere muhtaç mıdır yoksa en azından bazı ilimlerin İlahiyat Fakültelerine entegrasyonu mümkün müdür?

Mümkün olan en kısa ve öz bir biçimde meseleyi ele almaya çalıştık. Bazı noktalarda çok derin konular ve tartışmalar mevcut olmakla beraber Allah'tan muvaffakiyet ve hayır diliyoruz.