Sinemada belki boş salonlarda, ama beyaz perdeye ilk çıktıktan seksen küsur yıl sonra yenilenmiş bir piyes uyarlaması gösteriliyor: Bir Adam Yaratmak. Sinemada herkes bilir ki filozoflar veya feylesof ruhlu insanlar az gösterilir (belki Tarkovsky, Angelopous, Tarr bu tip bir maceraya atıldılar sinema tarihinde). Ancak bir feylesofu anlamak, zihinde onun bir portresini oluşturmak için hinterlandını tanımak şart. “Bir adam yaratmak, ona bir çift göz, bir kulak, burun, ağız takmak. Bu da yetmez, ona bir kader yazmak... Bir film yapımcısı, bir roman yazarı, bir masalcı, bir ozanın düşünmesi gereken meseledir adam yaratmak (...) Ancak bir zaman sonra yarattığın adamın kendin olduğunu anlarsın.”. Kısaca tanıtacağım bu film Cumhuriyet Türkiye’sinde bir yazarın (Hüsrev) yayınladığı ve oynanan piyesinde babasının bir incir ağacına kendisini asmasının peşindeki muhabirler, yakınlarının entrikalarıyla çıldıran bir edebiyatçıyı anlatıyor. Çıldırmak, aslında edebiyat tarihinde (klasiklerimizden Leyla ile Mecnun’da, Gogol’de, Alman edebiyatında) önemli bir meseledir ama sinemada unutulmuş gibidir. Bu da farklı nazariyelerden açıklanacak bir meseledir.
Bu filmde her dinamik adam yaratmak fikrinin etrafında toplanıyor. Nevzat doktor insanların çoğunun deli olduğuna, yani tıbbın akılcı kafa yapısına inanıyor. Yanında deli hastanesi işlettiği için bir silah taşıyor. Peygamberlerin, filozofların deli olduğuna kanaat getirmiş ki bu fikir Ziya Paşa’dan beri eleştirilir: “Bulundum ben dahi dar-üş-şifa-yı Bab-ı Âli'de/ Felatun'u beğenmez anda çok divaneler gördüm”. Yani bu zat, sağlıklı adamı deli etmek ve adam yaratmamak fikri etrafında dolaşır. Gazeteci Şeref daima insanların açığını arayan, magazin kafalı bir medya patronudur. O da Hüsrev adlı ana kahramanın ününden yararlanır. Çıkarlarının peşinde bir küçük adamdır. Gel gör ki Şeref’in karısı Zeynep Hüsrev’in aşıkıdır. Ancak o da Hüsrev’i kendine benzetmeye çalışan -ki bu dinamik Hüsrev’in hikmetçi perspektifinin tam zıddıdır- bir küçük insandır ve tutkularının esiridir. Dolayısıyla gençlikte sevgisine karşılık bulduğu aşkı Hüsrev’den tekrar -üstelik kendi evliyken- isteyerek ahlakı bir tarafa atar ve aşkının karşılıksızlığını sindiremez. Bu çelişkide esas fikrin zihni aksiyonda bir dinamizm aramak olduğu açıktır, bedeni düzlemde değil yazar Hüsrev için.
Küçük adam olmak Hüsrev’in peşinden koşacağı bir fikir değildir. Hüsrev, diğer karakterler tarafından talihinin cilvesiyle delirmiş gibi görünse de o şuurlu bir psikozlu, yani bir meczuptur. Hüsrev’in inandığı Yaratıcı tarafından bir düşünce çilesiyle eridiği, cezbelendiği ima edilir piyeste. Burada yazar merkezli okuma yaparsak, Necip Fazıl’ın Fransa’dan hocası Henri Bergson’un sezgici felsefesiyle kendi dininin cezbesini birleştirdiğini ve Hüsrev’i yarattığını düşünebiliriz. Bu fikir yakın dönem edebiyat tarihimizde sosyalist gerçekçilik uğruna baskılanır, mistisizm yaftasıyla küçük görülür; sinemada ise bir büyük adam fikri söz konusu bile değildir.
Edebiyat tarihinde belki Samipaşazade’nin “Küçük Şeyler”iyle başlayan bu küçük adam fikri çok kanonlaşamamış bir nazariyeyle değişiyor belki artık sinemaya da taşınıyor diyebiliriz. Film Necip Fazıl’ın eserini ne fazla genişletmiş, ne taksir etmiş; bize İslamcı bir nazariyeyi taşımış. Bu nazariyenin bir terkip esasına tekabül ettiğini, Necip Fazıl’ın eskiyle yeniyi birbirine bağlayan köprü şahsiyetinden çıktığını anlatmaya çalıştım yazımda. İnsanlığın küçük adamlığa razı olduğu bir çağda büyük nazariyeleri çekmek, mevcut sanat ortamı için küçük ama hakikat için büyük bir adımdır.
Merak edenler linkten yönetmenin filme dair serüvenini okuyabilir: https://www.aa.com.tr/tr/kultur/yonetmen-murat-ceri-bir-adam-yaratmakin-hikayesini-anlatti/3759711
