Bu kült film yayınlanalı kırk sene olmuş. Hikmetin belli bir coğrafyaya mahsus olmadığını hatırlatan yapımlara ihtiyacımız var. Ölü ozanların (Shakespeare, Fuzuli) sinemada dert edinilmesi kulağa basit gelen ama büyük bir iş. Mesela bir Baki filmi hiç izlediniz mi? Veya soruyu kolaylaştıralım, Baki’nin adının geçtiği kaç filmimiz var? Bu bakımdan Ölü Ozanlar Derneği üzerine düşüneceğiz, hem kültürlerarası hikmet, hem ölmüş ozanlarımız adına.
İnsan, diyor Ölü Ozanlar Derneği’nin ilham vericisi Bay Keating, sanat için yaşar. Yani, diyor, her birimiz âşık olmak isteriz veya sevdiğimize şiir okumak fikri bizi cezbeder. Hayat, sanatsız yaşanmaz, diyor. Bu ölü ozanları okumak için gençleri teşvik eden Katolik kilise okulu edebiyat hocası sanatın bir ihtiyaç olduğu hususuna parmak basıyor, herhalde. Sanat daha özsel olan dinî vecdin ruhtan taşmasıdır. Bu bakımdan ele alınır şiir Plato tarafınca. Nureddin Topçu şair sayıklayan bir filozoftur; düzenli düşünemese de üretmekten geri durmaz der. İnsanın şiir yazması için sanat için yaşaması gerekmez, ama yaşamında sanat gereklidir. İnsanın ölümden korkmaması gerekir şiir yazmak için, der İsmet Özel.
İnsan, diyor yine Bay Keating, hayaller için mi yaşar, gerçekler için mi? Öğrencilerini besbelli ilham almaları için sık sık bahçede ders yapan Keating sorduğum soruya net bir cevap vermez. İnsan hayalsiz yaşayamaz, ama sırf hayal kurarak da yaşamak mümkün değildir. Bu bakımdan bu ikircikli soruya cevap “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar” olacaktır. Aynı şairin “Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/Bir çare yok mu buna ya Rabbelalemin” demesi tesadüf sayılamaz.
Filmde Bay Keating’in derslerinde realistleri okutmaması her şeyin akılcı ele alınmaması gerektiği gerçeğinden çıkmaktadır. Maalesef hem sinemada hem edebiyatta gerçekçilik belli çevreler tarafından benimsenmiş/benimsetilmiş cihanşümul bir fetiştir. Bu bakımdan bu romantik hoca öğrencilerine şiiri sevdirmekte arkasına bakmayacaktır.
Bir sahnede Bay Keating tiyatrocu olmak isteyen ama babasına derdini anlatamayan Neil adlı öğrencisine “Babana durumunu izah edemiyorsan sen oyunculuk yapıyorsun demektir” yollu konuşur. Meslekî tecrübenin gerçek hayata aktarılmaması gerektiğinin dramıdır bu sahne filmde.
Yalnız filmin senaryosunun bir sona bağlanması adına Neil’in okuldan uzaklaştırılması gündeme gelir. Bu kısım ani bağlandığı için yeterince inandırıcı değildir hikayenin bütününde. Zaten bir genç sanatı seviyor diye Kilise okulundan alınıp askeri okula yazdırılması bir klişedir. Hoş, klişesiz film çekilmez. Tabii burada Kiliseyi suçlayıp dinî değerleri boşverip vermemek dilemması hissettiriliyor denebilir. Bu da bizim ülkemizde dinî teşkilatlarımıza yansıtılan güncel bir tavır gibi görünüyor.
Son söz olarak, filmlerde her şeyin akılcı olmaması yönündeki fikrim, inandırıcı olunmaması gerektiği ma’nasına gelmiyor. İyi bir kurgu, perileri de anlatsa iyi bir kurgudur. Ölü ozanlar, millî yapımlarda da yaşamalı, tarihsel kopuşları telafiye çalışılmalıdır. Elin Amerikalısı kendi edebiyatını filminde süsleye süsleye işliyorken biz niye kendi edebiyatımızı unutturduk?
