Masada Çözülmez
Hayatın en kritik kararlarını bir masanın başında, verilerle, tablolarla ve mantık yürüterek çözmeye çalışan insanın hali, bir haritaya bakarak denizi tanımaya çalışan denizcinin haline benzer. Harita sana kıyıların şeklini, rüzgârın muhtemel yönünü ve limanların konumunu gösterir; ancak denizin o gün nasıl davranacağını, dalgaların seni nereye sürükleyeceğini ve hangi rotanın sana yol açacağını asla söyleyemez. Çünkü deniz, masada oturana kendini açmaz.
Modern insan, özellikle zeki ve analitik olanı, masada oturmayı bir erdem olarak görür. Planlar çizer, senaryolar kurar, olasılıkları hesaplar ve bu sürecin kendisini ”çalışma” zanneder. Oysa masada yapılan bu işin büyük bir kısmı, eylemin getireceği belirsizlikten ve o belirsizliğin yıkabileceği kurgusal üstünlükten bir kaçıştır. İnsan, zihninde bir yapı kurar — kendisinin ne kadar doğru düşündüğünü, ne kadar iyi analiz ettiğini, ne kadar hazırlıklı olduğunu ispatlayan bir kurgu — ve bu kurguya tutunur. Sahaya inmek, bu kurgunun sınanması demektir. Yanılmak, o üstünlüğün çökmesi demektir. İşte masada kalan insan, çoğu zaman tembellikten değil, bu çöküşün acısından kaçtığı için kalır.
Masanın bir sınırı vardır ve bu sınır çoğu insanın zannettiğinden çok daha yakındadır. Masada elde edebileceğin bilgi, tanımlanmış, ölçülmüş ve dondurulmuş bilgidir. Oysa hayatın en değerli verileri — bir pazarın gerçek ihtiyacı, bir insanın nasıl tepki vereceği, bir fikrin gerçekte işe yarayıp yaramayacağı — masada var olmaz. Bu veriler ancak sahada, hareket halindeyken, insanlarla temas ederken zuhur eder. Ve ortaya çıktıkları an bile ”bilgi” olmaktan çıkarlar; çünkü bunlar artık bir sonuçtur. Bilgi haline geldiklerinde ise değerlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Eğer her şey masada çözülebilseydi, dünyada tek bir tekel olur ve tüm pazarları domine ederdi. Bunun yapılamamasının sebebi, bu verilerin erişemediği bir veri katmanının var olmasıdır: insanların nasıl hissettiği, neye istek duyduğu, hangi kapının ne zaman açılacağı. Bu katman sabit değildir; sürekli değişir, sürekli akar ve hiçbir tabloda dondurulamaz.
Bu katmana kısmet denilebilir. Kısmet, bir his veya batıl bir kavram değildir; o da bir veridir — ancak ölçülemez, öngörülemez ve masada elde edilemez bir veridir. Ona erişmenin tek yolu sahada olmaktır: hareket etmek, denemek, yanılmak ve o yanılgıdan yeni bir veri çıkarmaktır. Zeki olup da bir türlü bir şey başaramamış insanlarla, sıradan görünüp de büyük işler çıkarmış insanlar arasındaki en temel farklardan biri tam olarak budur. İkinci fark sahadadır; kısmetin aktığı yerdedir. Birincisi ise masada, kurgusunun içinde, yanılmaktan korkan bir zihnin güvenli alanında oturmaktadır. İnsan, Allah’ın kendisine bahşettiği zekâyı masada tutarak değil, o zekâyı sahada sınayarak ve Rezzâk’ın takdirine teslim ederek bereketini bulur.
Masada düşünmek elbette gereklidir; insan plansız ve hesapsız sahaya atılacak değildir. Ancak düşünmenin bir vadesi vardır ve o vade çoğu insan için zannettiğinden kısadır. Bu vade, küçük kararlar için birkaç dakikadır; hayatta verilecek en ağır karar için bile birkaç gündür. Bu eşiğin ötesinde masada oturmak artık tefekkür değil, kaçıştır. Ve sahaya inmenin yolu, her şeyi çözmüş olmak da değildir. Yeterince iyi bir adımla harekete geçmek, 1kusursuz bir planla masada beklemekten her zaman daha bereketlidir. Çünkü saha, eksik planı zaten düzeltecektir — ama masa, insana sahayı asla öğretemeyecektir.