Pazar Yerinde Asabiyet 2 - Kültür Savaşının Çatlakları ve Canlı Panzehir
Türkiye sosyolojisinde, bilhassa yazılım ve teknoloji gibi tamamen rasyonel olması beklenen modern ekosistemlerde bile bu pazar yeri son derece ilkel bir kabile refleksiyle çalışır. On yıllardır süren propagandanın zihinlere kazıdığı vizyonsuz Müslüman şablonu, seküler kabile üyelerine zahmetsiz bir ahlaki ve entelektüel üstünlük konforu sunar.
İşte bu kabile, kendi alanında liderlik eden, en zorlu projelerin altından kalkan ama aynı zamanda inancını saklamayan bir figürle karşılaştığında derin bir sarsıntı yaşar. Mantığın hüküm sürdüğü bir dünyada bu liyakatin takdir edilmesi gerekir. Ancak kabile asabiyetinin görünmez mekanizması anında devreye girer. Bu ferdi başarıyı en küçük bir takdir ifadesinden bile mahrum bırakarak sessiz ve hoyrat bir boykot uygularlar. Çünkü o başarıyı onaylamak, zihinlerindeki dogmayı yıkmak ve sığındıkları o sahte üstünlük tahtından inmek demektir. Gerçeği inkar etmek, kabilenin itibarını kurtarmanın ve acıdan kaçmanın en kolay yoludur.
Diğer tarafta ise Müslüman gençlerin yıllardır maruz kaldığı bu yok sayılmaya karşı geliştirdiği defansif bir reaksiyon vardır. ”Biz de buradayız” refleksiyle tebliği aşırı sembolleştirip karşı tarafın gözüne sokmak, aslında o mahallenin zihnindeki özerklik korkusunu tetikler. Bu kimliksel dayatma hissi, onların kendi yaşam tarzlarını kaybetme acısını doğrudan besler ve kabile savunma duvarlarını daha da yükseltir.
Oysa bu asırlık kültür savaşında kabile duvarlarını çatlatacak olan şey, reaksiyoner etkinlikler veya sembol yarışları değildir. Fıtrata uygun, vakarlı ve ferdi bir canlı örnek olmaktır. İşini herkesten iyi yapan, sözünde duran ve inancını liyakatiyle taşıyan bir Müslüman, o uç kesimin propagandasına karşı konulamaz bir itirazdır. Bu izzetli duruş, uç kabilenin hoyratlığından çekinen ortadaki ılıman kitlenin zihnindeki karanlık şablonları usulca imha eder. Dogmayı tam da en güvendiği yerden, ahlak duruşu ve başarı üzerinden çatlatır.