Aramızda Casus Var bir tür gizem filmi. Bir spor salonunda Amerikan istihbaratından birinin bilgileri bırakılır. Spor salonundan bu bilgileri satmaya çalışan bir ikili çıkar ve hikaye bunlar üzerinden ilerler. Cox (istihbaratçı) bu bilgileri satmakla tehdit edilir.
Ana karakter Linda’dır. Filmde enteresan bir tavır Linda karakterinin kişiliğindedir: Linda yolda gördüğü erkeklere dikkat kesilir ve onlardan birkaçıyla beraber olur. Linda bu serbestliğine rağmen vücudunu sevmez, daha çok beğenilmek ister ve estetik ameliyat için para toplamayı amaçlar. Filmin başında Linda bir doktorda muayene edilir ve yağlarının ameliyatla düzeleceği vaadini alır (film bu sahnede yakın çekimlerle hem ana kahramanın psikolojisini ve kendinde odaklandığı yönünü vurgular hem de bir karakterini tanıtır filmin).
Diğer kahramanlara da Linda’nın yakın arkadaşı Chad sportif bir gençtir. Ellerine geçen bilginin daha fazlasını şantajla almaya çalışır. Filmin diğer bir ilginç yanı Chad’ın arabalar tarafından takip edilen ve filmin antagonisti Harry’i takip etmesidir. Böylece saftirik sportmen çapkın işadamının hayatına girer. Arabaların takip ettiği sahne hem bir polisiye tadı vermek, hem dikkat toplamak içindir seyircide.
Filmde Harry’nin çapkınlıklarının daima ajanlarla takip edilmesi tesadüf değildir. Maksat çapkınca bir hayatın insana konfor sahası bırakmadığını anlatmaktır. Filmde ev hayatına şahit olduğumuz iki kişi (Cox ve Harry) evi farklı niyetlerle kullanır: Biri aile hayatına diğeri çapkınlıklarına. Filmde Harry’nin ev taşıdığı sahnede ev tesadüfen tanıtılmaz: Hikayeyi bu mekanda climax/zirve noktasına çıkarmadan önce bazı sekanslar verilir evden. Harry’nin evi, onun erkidir aynı zamanda. Bu yüzden karısıyla aldattığı Cox’un evini de kullanacaktır, yatını da. Hatta kapı kilidini de değiştirecektir Cox’a rahatsızlık vermek için.
Filmde CIA casusluk ihbarında bulunulunca bir çalışan bahsettiği ekibin bozuk ilişkileri için “anlaşılan hepsi birbiriyle yatıyor galiba” yollu espri yapar. Batı’da komedi dili böyle bir çarpıklığı, çapkınlığı gerektirir çünkü. Daha önceki yazılarımda bahsettim, ben filmsiz bir izleyiciyim. Artık kötücül film izleyemiyorum, konusunu araştırmadan bir filme bakamıyorum.
Daha önce bir yazımda “rahatsızlık vericilik” fikrinin Dövüş Kulübü’nde işlendiğini, Batılıların bu fikri sık sık sinemada bir çıkış noktası/ilham olarak kullandığını anlatmıştım. Bu, hem eğlendirici hem karamsar temalı filmlerde ortaktır. Bu ilhamın kökenini polisiye edebiyatta bulabiliriz: Kötülük hikayenin temelidir, gizemci/polis sadece onu incelikle ortaya döker. Bunu Umberto Eco Açık Yapıt’ında anlatmaya çalışmıştı ki Batı’nın kötücüllüğünün itirafı yine kendi içinden geliyor açıkça.
Bir itirafta bulunalım: kötücüllük inandırıcıdır, iyimser film inandırıcı değildir. Zihnimiz kötücüllüğe inanır. Her iki tür filmde de bile bile inanma güdüsü (willing suspension of disbelief) işler ama kötücül filmde kötü hayal bir kere zihnimize girmiştir. Bugün kuantum mekaniği olumsuzluğun bir kere kabul edildiği mi yaşanacağını söylüyor. Kim bilir... Matrix, Dövüş Kulübü gibi filmlerle isyan eden güruhların eninde sonunda mücadelelerini kaybedeceği inancını bugün birileri dünyaya inandırmak istiyor belki. Neyse, Matrix’i hepten kötülemeyeceğim, benim çocukluğumun filmidir o. Her ne kadar ideolojik boyutta dünyanın gerçekliğini reddetse de, hayal kurmayı Matrix gibi yapımlar öğretti bana. Aynı şeyi Yüzüklerin Efendisi ve Dövüş Kulübü gibi filmler için de söyleyebilirim.
Bu yazımda eleştiri metodumu değiştirdim. Artık semiyotik (işaretbilimsel) eleştiriyi deneyeceğim. Kapatırken, Goethe’nin iyimserliğin hayal ve ilham mekanizmalarımızda nasıl bir tesir uyandırdığını; güzel filmin, kitabın, hatıranın ölümsüzlüğünü düşündüren bir cümlesini zikredeyim. O, Faust’a şunu dedirtir:
- Ey zaman! Dur, gitme. Ne güzelsin...
