Bu film Nuri Bilge Ceylan tarzı uzun çekimlerle başlıyor ve bir töre kavgasını anlatıyor: Bir köyden Dilber, yıllardır görüştüğü Ali’den evleneceği haberini alıyor, eline keseri kaptığı gibi önce babasına sonra kayınpederine gidiyor. Meğer kayınpeder bir asker arkadaşına kız erkek çocuğumuz olursa evlendirelim diye söz vermiş. Dilber babasından ve kayınpederinden de bir netice alamayınca “Bu dağın ardından gelen ilk kişiye varırım, düğün de istemem!” diyor ve bir talipli bekliyor. Topal bir adam çıkageliyor: Mehmet adında.
Anadolu filmlerinin (ve edebiyatının) eksik bir tarafı ideolojik olması. Bir kadın köyden ortaya çıkıyor, belli güçlüklerle karşılaştığı anlatılıyor ve değişerek birtakım bâdirelerden, vetirelerden geçiyor. Bu kalıpla belki onlarca film üretiliyor ve sinemalarda gösteriliyor. Açıkçası feminist bir şema izleyen bu yapımlar ne Anadolu’yu içinden anlatabiliyor, bakış açısı çarpık olduğu için ne doğru bir izlek takip ediyor, ne de ayakları yere basan bir içerik sunuyor... Dilber’in hikayesi bunlardan farklı. İyi fakat izleyiciyi hızla ayartmaya çalışmayan bir hikaye aynı zamanda. Bu yüzden film seçmeyen izleyici için zorlu bir hikaye olduğu söylenebilir Dilber’in Sekiz Günü’nün.
Film dili beklediğimden iyi. Çoğu Anadolu filminde gördüğümüzün aksine şive komedisi yapmıyor. Ayrıca dilini banalleştirmediği için film insanı düşündürüyor: Töre (yemin etme, söz verme şeklinde bu filmde) kimbilir ne çok insanı mecalsiz, bağrı başlı gözü yaşlı halde bırakıyor memleketimizde? Aslında sabah kuşağı programlarının her biri çekilmeyi bekleyen bir film senaryosu, yazılmayı bekleyen bir anlatı-roman-hikaye taslağı. Buna biraz dikkat eden, dikkat çekmek isteyen kimseler Cemal Şan, Mustafa Kutlu oluyor.
