Eskiden beri Batı denince düalist bir düşünce anlaşılması gerektiğini duyuyordum. Denir ki Batı insanı özünü hariçte arar -ifadeler soyut ama soyut bir meselenin mümkün mertebe basitleşmiş hali- ve kendi varoluşunun özünü haricinde arar ve kendini gerçekleştirmek artık arayış halini alır. 2020’nin Mart’ında izlediğim bu Ad Astra filminde sakin kafayla görüp anladıklarım bu arayışın etrafındaydı. Başrol Brad Pitt, babasını ABD tarafından gönderilmiş olduğu bir uzay projesini sonlandırmak için aramaya çıkan bir astronot. Yine meşhur bir astronot olan babası uzun zaman evvelinde Neptün’e bir uzay istasyonu taşımış ve oradan Samanyolu ötesini incelemeye koyulmuş, akıllı varlıklar bulmak gayesindedir. Haberler kesilir ve o ekibin orada kaybolduğu kanaatine varılır. Yalnız bulundukları istasyon -antimadde- isminde bir cevherle çalışmaktadır. Neden sonra Dünyaya birtakım güç dalgaları vurmaya başlar. Uzmanlar bu güç dalgalarının ancak o -antimadde- denen cevherden intişar edeceğini düşünürler. Antimadde denen şey yalnızca o Neptün yakınındaki uzay istasyonunda bulunmaktadır. Film, ROY ismindeki bu astronotun babasıyla ancak Mars’tan iletişime geçebileceği gerekçesiyle Ay’a gitmesiyle başlıyor. Buraya birkaç not düşmek isterim: Ay’a iniş zamanı mühimdi. Uzay mekikleri durduktan sonra esas Mars yolcusu olan ekip Ay’da bir müddet geçiş için bulunacak. Bize Ay’a dair film bir şeyler söylüyor: Ay’da bölge anlaşmazlığı varmış -muhtemelen uluslararası. Etrafta silahlı haydutlar da varmış ve fırlatma üssüne geçişte bunlar zorluk çıkarabilirmiş. Anlatım devam ediyor: Ay’da girdikleri ilk üssün kapısında maskotlar, çeşit çeşit memleketten insanlar, birtakım reklam panoları, yürüyen merdiven vs. konulmuş. Herhalde bir AVM’yi hatırlatması isteniyor. ROY karakterinin sözleri şunlar: “Dünyada kaçtığımız her şeyi burada tekrar inşa etmişler”.
Batı sinemasının gelecek kehanetlerinde bulunuşu hep konuşulur. Guya Batı ileriye dönük tahminler ileri sürer, ve sonra bunlar gerçekten ortaya çıkarlar. Steven Spielberg’ün A.I. filmi 10 15 yıl sonrasını anlatır. The Simpsons serisine göre seneler sonra Amerika Başkanı Donalt Trump’tır. Ne hikmetse bunlar doğrulanmış kehanetlerdir ve Batı sineması günümüzde de bu neviden ileri görüşlü hikayeler yazar. O halde, sinemanın pasif bir falcılık mı yaptığına inanalım, yoksa halk psikolojisinden anlayıp dünya kamuoyu üzerinde telkinlerle alıştırmada bulunduğuna mı? Bu kısım kişinin kanaatine kalmıştır. Şurası bellidir ki Batı bizim uzay çalışmaları denildiğinde yüzümüzü döndüğümüz tek merci, neredeyse tek otoritedir. Alanında ülkemiz için yegane dergi olan Bilim ve Teknik’te uzay daha çok NASA’nın son ilerleme ve keşifleri, sosyal medyada ise Elon Musk ve SPACEX’tir. Bu bilimin sinemaya yansıtılmasında, Türk ana akım sineması bilim-kurguya yabancı olduğu için bu konuda da tek dinleyeceğimiz Hollywood olmalıdır. Binaenaleyh uzay denilince aklımıza ilk ve en çok Amerika ve onun aktardığı bilgiler veya anlattığı kehanetler gelecektir. Kehanet ve bilimsel bilgiyi aynı kaynaktan almamız göz önünde tutularak Ad Astra filminde de karşımıza konan Ay’ın mevhum canlandırmasını mutlak hakikat değil, belki bir hayal, bir tasarı, bir ihtimalle de kamuoyu telkini olarak düşünmek zorundayız. Çünkü biz, tekrar edelim, uzay gerçeğini ABD’nin medyasıyla algılıyoruz. Filmin baş kahramanı “Dünyada kaçtığımız her şeyi burada tekrar inşa etmişler” diye eleştirirken bahsi geçen üssün girişinde U.S. MANAGE COMMAND logolu bir tanıtım yer aldığı, sözkonusu kişinin oraya ABD yetkisiyle gönderildiği ve filmin ABD yapımı olduğunu hatırlamalıyız.
Film geleceğe dair daha pek çok tasarı mevcut -bu tasarıları Hollywood sinemasının bilim kurgu çizgisinde düşünmek aydınlatıcı olabilir. Filmin ruhu 2017 yapımı Blade Runner 2048’a yakındır. Blade Runner 2048 bir ana akım eseri olarak ve yılının Görüntü Yönetmenliği Oscar’ını almakla Hollywood’un bilim kurgu çizgisinde sayılacak bir yer edinmiştir. Tabii, bunlar hazırlayıcı sebepler olup esas nedeni 1982 yapımı orijinal filmi iyi taklit etmesindedir. Filmde bu bahsettiğim yapımdan ruhu haricinde de alıntı var. Ad Astra’da Mars uzay üssünün uzun geçitleri ve koridorları buna örnektir. Ayrıca 2013 yapımlı Interstellar filmi de -bilhassa konu bakımından- etkili olmuş. Fakat yeni fikirler ekleme ihtiyacı duyulmuş elbette: Ana kahraman ROY düzenli olarak bir akıllı panele psikolojik durumunu anlatan kısa raporlar veriyor. Psikolojik durum raporları astronotlara zorunlu tutuluyor. Bu, uzayın sonsuz boşluğu ve Dünya’dan uzaklık ve yalnızlık gibi sorunlara karşılık bulunmuş çareler olmalı. Nitekim ROY’un babası bu yolla delirmiştir, Dünya’ya dönmek istemez ve sonuçsuz kalmalarına rağmen araştırmalarında ısrar eder ve mürettebatı ona isyan edince onları teker teker öldürür. Onu bulmak için harekete geçen ROY uzaydaki uzun seyahatinde güçlükler yaşar, akli dengesini korumaya çalışır.
Film, güçlü bir yönetmenin elinden çıkmadığı için mesajını verip vazifesini yapmış bir ana akım filmi olarak çekiliyor: ROY nihayet Neptün yakınlarında babasına ulaşıyor. Beraber istasyonla gemi arası geçiş yaparken baba ROY’un tavsiyesine ve ısrarına uymayarak kendini uzay boşluğuna atar. Atmadan önce ROY’a şunları söyler: “Bilimin var olmadığını iddia ettiği şeyi bulmalıyız. Senle birlikte, Roy. Çünkü bu proje bize bilinen evrende yalnız olduğumuzu gösterdi (…)” Buna cevaben ROY da şöyle söylüyor: “Baba, sen başarısız olmadın. Artık bildiğimiz sadece şu ki birbirimizden başka kimsemiz yok.”
Hakikaten yok mu? Araştırmalar yapıldı, yeterince uğraşıldı fakat cevap bulunamadı da eve mi dönülüyor? Hayır. Mürettebat öldü, araştırma yapacak insan kalmadı. İşte bu yüzden cevap bulunamıyor. Peki, teknik yeterli mi? Teknoloji’nin yeterli gelip gelmediği noktası biraz muğlak. Film galiba yeterli geldiğini savunmuş. Sadece araştırma cesaretinde bulunan bilim adamı yok. Peki, o halde ne olacak?
Filmin bakışında baba bir nevi hırsından ötürü dışlanıyor ve ROY’u dünyaya döndürüyor: “Sakinim, uyanığım, tetikteyim. Çevremdeki olayların ve yakınımdakilerin farkındayım. Dikkatliyim. Hayatın gerekliliklerine odaklanıyorum, teferruatla ilgilenmiyorum. (bu esnada bir kafede eski sevgilisiyle buluşmak üzeredir). Geleceğin nelere gebe olduğunu bilmiyorum. Ama bu beni endişelendirmiyor. En yakınımdakilere güveniyorum. Onlar benim sıkıntılarımı paylaşacak (eski sevgilisi ROY’a doğru yürür). Ben de onlarınkini paylaşacağım. Yaşayacağım.”
Evet, ana kahraman ise elinden geleni yapmıştır. Zaten bu görev gemiyi imha ve o içindeki tehlikeli parçacığı yok etmekti. Baba, işin bir aşaması. O daha da ileri giderek babayı da kurtarmak isteyip sonuç alamadı. Evet, ROY artık “hayatın gerekliliklerine odaklanan” bir adamdır. “Geleceğin nelere gebe olduğunu” tabii ki bilmez, lakin sorun değildir, bu onu “endişelendirmiyor”.
Galaksinin en uçlarına varıp cevap olarak bir hiçle dönmemek için babası kendini uzay boşluğuna attı. Esas Batı’nın manevi ihtiyacını yansıtan bu babaya dikkat kesilmeli. Bir sahnede uzay seyahati sırasında “Tanrı’ya çok yakın hissediyorum” diyerek heyecanlı olduğunu dile getiriyor. Yuri Gagarin “Burada bir Tanrı falan göremiyorum” diyordu. Mamafih ana kahramanımız baba değil ROY’dur, ve kararı, tavrı ortada. Dünya’da kaçtığı her şeyi orada da inşa etmişler.
