Midnight In Paris (2011) Üzerine

0 yorumlar
Midnight In Paris (2011) Üzerine

Bazı filmler bizde metafizik bir tat bırakır, çeşitli vesilelerle o tadı hatırlarız: Bir ya da birkaç karakter, iyi bir konsept, ton, tempo, belli mesajlar bu vesilelerdendir. Bu tat yönetmen sinemasından bağımsızdır: kötü yönetmenin iyi filmi de olur ve insana tat verir. Bu durumu herhalde “kedi olalı bir fare tuttu” tabiri açıklar. Böyle yönetmenlerden biri de Woody Allen, bende metafizik tat bırakan filmi de Midnight in Paris oldu. Konusu ilginç: 2011 yılında geçici bulunduğu Paris’te kalıp işini bıraktığı için yazarlık denemeleri yapan bir adam bir akşam Hemingway, bir akşam Picasso, bir akşam Eliot, diğer bir akşam Dali’yle buluşur. Bu yaşananlar gerçek midir, değil midir?

Bir antırparantez açarsak, her yönetmenin belli bir stili olmaz. Cemil Meriç’in “Her asırda birkaç kişi düşünür, diğerleri de onlar gibi düşünür” sözünü sanat ve sinema için de söyleyebiliriz. Woody Allen’ın içinde bir Antonioni var ve bu komik bir Antonioni. Yönetmen bize yazılarını Hemingway’in editörüne okuttuğu bir gece hayatından bahseden ve nişanlısını buna ikna edemeyen bir yazar taslağını, kayınpederinin peşine taktığı ama kendini ortaçağda bulan bir casusu, kısacası yaşadığımız hayat gerçek mi değil mi sorgusunu anlatan bir film çekmiş.

Gerçek mi değil mi sorusunu soran filmlerin sanatsal değerini de tartışabiliriz. Matrix, Inception değerli mi değil mi diye fikir yürütebiliriz. Mizah, der Şopenaur, inançtan önceki varoluşsal farkındalığın son aşamasıdır. Dolayısıyla komedi yapmak tamamen akıllıların işidir ve her zaman eleştiriye kapalı kalır, mazereti de mesajsallığıdır. Bu bakımdan dinle alay eden komedi, komedi falan değildir, zırvadır.

Biraz da kendi duygularımdan bahsedeyim: Bazı filmler bende devam ettiği hissi uyandırır çünkü varoluşsal sorular sordurur. Mesela zamanın ölmezliği ve devamlılığı, aşkın insan değerlerini yakıcılığı, ideal ve gerçeklik karşı karşıya gelince ne yapılacağı, kendini tanımak gibi. Midnight at Paris bu sorulara dokunuyor, bu bakımdan insanı düşündürüyor.

Her romanın bir ana fikri olduğu gibi her filmin de ana fikri olur. Bu filmin ana fikri şu: Kişi idealini gerçekleştirmek için gerçeklikten vazgeçebilir, ancak bu dramı yaşarken kaybeder durumda ve yalnız da değildir. Film, ana karakter geceleyin çoğunlukla alkol aldığı için mi hayal görmektedir, yoksa bir nevi tayy-i zaman mı yaşanmaktadır sorusunu son sahneye kadar sordurur (ve cevaplar) ki bu sinema tarihi açısından orijinal bir sorudur.

Musa Kamil Ağra

Musa Kamil Ağra

2000'de Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi. Şimdi İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans yapıyor. İlgi alanları edebiyat, dil, sinema.