Sinema ve İstihbarat Üzerine
Amerika’daki sapık bir tarikatı hikayeleştirdikten sonra ölen Stanley Kubrick’in Doktor Strangelove diye eski ama eşsiz bir komedisi vardır: dünya nükleer tehlikeyle yok olacak, ancak belirli bir kesim “ari” insan hayatta kalacak, bir erkeğe beş kadın düşecektir. Bu ihtimalin gerçekliği tartışmalıysa da Kubrick ilginç bir konuya sinemada ilk temas edenlerdir: nükleer enerjinin ayartıcılığı. Bu sonraları Top Gun serisi ve Görevimiz Tehlike filmlerinde de görülen adi bir konu haline geldi ki bu nokta üzerinde durmalıyım.Asıl sorun dünyamızın maddi gelişimi değil, filmlerin bir tür istihbarat kurgusundan ziyade bir kamuoyu alıştırmasına dönmesi.
2022’de çekilen Top Gun: Maverick ABD-İran savaşının öncesinde nükleer reaktörleri vurmaktan bahsediyordu. Tesadüf, dikkatli bir seyirci için söz konusu değil. Bir laboratuvardan yayılan virüsün dünyayı yok etme tehlikesi de Görevimiz Tehlike 2’de Chimera virüsü Avustralya’dan çalınıyor, tıpkı James Bond’un son filminde DNA’yı hedef alan bir nano-virüs çalınıyor. 2000’den sonra peş peşe gelen virüs salgınlarının habercisi mi bu kurgular? Görevimiz Tehlike 3’te başlayan dijital akıllı virüs fikri 2021 ve 2025 yapımı Görevimiz Tehlike filmlerinde kontrolden çıkan ama istihbarat örgütlerince bir “superstate” kurma fikriyle gündemde tutulan istihbarat oyuncağı haline geliyor. Bugün gündelik olarak yapay zekadan bahsetmemiz rastlantı değil.
Bilgimiz ilerledikçe sanat da ilerliyor, bilim de. Mesela tıpta virüsler geliştikçe filmlerde virüse “nano” detayı ekleniyor, yani senaryolar ve kullanılan imajlar da aktüeliteyle gittikçe gelişiyor denilebilir yıllar geçtikçe. Aynı şekilde, teknoloji geliştikçe filmlerin kullandığı teknolojik imgelem ve teknik ayrıntılar da gelişiyor.
Burada belki de virüsün, teknolojinin silah haline gelmesi fikri önemli, yani şu an “teknik” dediğimiz şey açıkçası bir silahtır ama daha önemlisi verinin silahlaşmasıdır ki bu bizi etiğe götürür. Görevimiz Tehlike filminde mesela Ethan Hunt’un (Tom Cruise) ekibi her filmde dünya çapında kameraları izler ve veri toplar. Bu, alıştığımız için bize normal görünen bir ayrıntı ancak her an belli istihbarat örgütlerinde izlendiğimiz bir hikaye değil. Biz bir dokunuşla bütün dünyayı izleyebiliyorsak istihbarat bizi niye izlemesin? İngiltere’de her gün dünya çapında kameralardan insanları izleyen bir derin devlet yapısından bahsediliyor.
Burada teknoloji gelişiyorsa istihbarat da gelişecektir, diye kestirip atılabilir. Bu, çok da yanlış bir düşünce değil: Zaten teknoloji önce askeri alanda kullanılır. Ancak sinema bize belli gözlüklerde izletiliyor. Mesela neden Taken, Sicario gibi filmlerde Güney Amerika ve Türkiye 2000 sonrası filmlerde sarı filtreyle gösteriliyor? Neden filmlerde gördüğümüz şeyler birkaç yıl sonra başımıza geliyor? Neden Batı’nın ahlakını değil tekniğini alırken yaşantısını normalleştiriyoruz?

Musa Kamil Ağra
2000'de Bursa'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı'nı bitirdi. Şimdi İstanbul Üniversitesi'nde yüksek lisans yapıyor. İlgi alanları edebiyat, dil, sinema.