Uyuşturucu ve Sinema

0 yorumlar

Bu yazımda sinemada uyuşturucuyu anlatan belli filmlere odaklanacağım. Şunu baştan belirtmek gerekir ki uyuşturcuyu anlatan filmler İslamî yapımlar değil ve anlattıkları dünya kirli bir dünya olduğu için uygunsuz sahneler ve argo dil kullanımı barındırıyorlar. Yaşa göre uyuşturucu kullanımını anlatan filmleri sıralıyorum:

1- Basketbol Günlükleri (1995): Bu filmde çocukların (13 yaş civarı) Amerika’da bir Protestan okulunda iyi bir basketbol kariyeri yaparken tanıştıkları kızların başlatmasıyla yaşadıkları uyuşturucu serüveni anlatılıyor. Hikaye olaylar başından geçerken günlük yazan birinden alıntı. Hikayede bir ana akım filminden beklenen küfürlü bir anlatım dili, dağılmış bir aile portresi var (ki bu uyuuşturucuyu anlatan her filmde beklersiniz ki böyledir). Film ilgi çekici bir Dicaprio performansından öte akıcı ki bu bakımdan belki bir defa seyredilmeyi hak ediyor. Film acı sahneler sunsa da (evden kaçma, sokaklarda yatma ve hırsızlık gibi tecrübeler dolayısıyla) “Zaten hayatın başlangıcındaki gençleri anlatıyor, dolayısıyla uyuşturcu bağımlılığını yenmek için yaş müsait” düşüncesinden beni alamadı. Şimdi yaşı biraz büyütelim:

2- Bir Rüya İçin Ağıt (2000) ve Trainspotting (1996): Bu iki filmde gençlerin (20 yaş civarı) hem uyuşturucu kullanım hem de uyuşturcu satış ve geçinme yolu hikayelenmiş. Aslında iki film aynı senaryo üzerinden ilerliyor:

Uyuşturucu ortamı ve aileden kopuş → Para kazanma → Maddî ve manevî çöküşler

Bir Rüya İçin Ağıt’ta kilo vermek için hap kullanan yaşlı kadını saymazsak her iki film de aynı hikayeyi işliyor. Aralarındaki en büyük fark Amerikan sinemasıyla Avrupa sineması arasındaki fark: ilki hikaye anlatır, ikincisi ruh hali. Ayrıca Bir Rüya İçin Ağıt’ın meseleyi karanlık bir tonda, ikinci filminse neşeli bir tarzda anlattığı eklenebilir.

Para kazanma kısımları bu iki filmin climax’ini teşkil ediyor ancak para kazanmak için yapılan fedakarlıklar hesaba katılınca (ilk filmde cinsel sapıklıklara düşme ve ikinci filmde arkadaşlığı kullanma) filmlerdeki kahramanlara empati duygusu izleyicide azalıyor ancak filmler kültleşmiyor. Bunlar da Basketbol Günlükleri gibi ana akım filmler.

Trainspotting’deki karakter canlılığının yanında iilk filmde bir dram yakalama hevesi vardır: İlginç ki Trainspotting’de yüzler çoğunlukla donuk, ilk filmdeyse her an değişik ve canlıdır. Yaşlı kadının (Sara Goldfarb) ve Marion’un son sahnelerde başına gelen şeylere güldüğünü görürüz: Traji giderek komikleşir.

Yaşı ve uyuşturucu satma işinin hacmini biraz daha büyütüp son evreye giriş yapıyoruz:

3- Sicario (2015) ve Scarface (1983): Bu filmler 30 ve üstü yaş insanlardan müteşekkil uyuşturcu mafyalarını anlatır. Sicario daha ziyade uyuşturucu mafyalarının içine girilen ve operasyon odaklı (polis vechesinden senaryoyu işleyen), Scarface ise mafya cihetinden anlatım dili kuran bir film. Filmlerin örüntüleri benzer

Uyuşturcu baronunu tanıma → Operasyon → Baronun ani çöküşü

Filmler başlarda senaryoya çoğunluklukla giriş yapmaz, bize film evrenini tanıtırlar. Bu bakımdan istisnai olarak Sicario’nun aileyle izlemeye uygun bir film olduğunu, gerilim odaklı bir aksiyon olduğunu belirteyim (yani bu film başladığında atmosferiyle izleyiciyi büyülüyor).

Ancak bu filmlerin de bir kusuru var: Uyuşturucu filmlerde bir Amerika-Latin Amerika dikotomisi kurarak bir güç paylaşımı olarak anlatılıyor ve Latinler bu hesapta kaybedenler oluyor. Bu kurgunun bir tesadüf olmadığı, kitleyi bir bakış açısına alıştırmaya yaradığı güncel  siyasî gelişmelerle doğrulanıyor: Amerika kendi sinemasını iyi ABD kötü Latinler şeklinde araçsallaştırıyor. Halbuki kendi parasıyla uyuşturucu devridaim ediyor.

Kült bir filme dokunarak yazıyı noktalayalım: Las Vegas’ta Korku ve Nefret (1998) bir kara komedi. Halüsinasyonlar görerek Las Vegas çölünde araba sehayati yapan bir grubu anlatıyor. Bu bakımdan filmin halüsinatif anlatım dili kurduğunu, uyuşturucunun alan gözünde nasıl bir dünya yarattığını Trainspotting’e benzer biçimde gösteriyor. Filmde enteresan olan şu: Filmde bir sahnede Duke’un (Johnny Depp) andrenochrome (çocuk kanı) bulduğu, bunun ne olduğunu arkadaşına (Benicio Del Toro) sorduğunu görüyoruz. Bu madde, gençleşmek için içiliyor. İşbu film bir nevi Hollywood’un bilinçaltından kareler yansıtıyor da denilebilir.

Sinemada cihanşümul bir sorun olan uyuşturucu işleniyor ancak uyuşturucunun ruh üzerindeki yıkıcılığı daha çok filmle işlenmeli. Çünkü bu güncel bir sorun ve film dili bu sorunun boyutlarını işlemeye müsait.Film süflî amaçlar için kullanılırsa süflî bir sanat seviyesinde kalır. Hatta süflî sinemanın sanatlılığı tartışılır, çünkü sanat ahlak felsefesi de içerir.Gelecek nesillere ne tarz bir sinema bıraktığımız mühim: Acaba düşündürüyor muyuz, yoksa his mi ettiriyoruz? Bu mesele de önemlidir: filmcilik acaba logosa mı hitap eder, yoksa patos veya etosa mı? Logos, logos olmadan patos veya etos olmaz. Film dili kurmacaya, senaryoya değil logosa yaslanmalı ve bu bakımdan kötücüllüğü anlatan sinema kötücüllüğü anlatır, logosu değil.

Son söz olarak: Sanat uyuşturur mu? Düşünceye yolu çıkan sanatın uyuşturması tek faydası değildir. Sanatın faydasız oluşunun içinde gizli faydaları vardır: ruhu sakinleştirmek, düşünceye imkan tanımak ve ürettirmek gibi.Kötücüllüğüyle yorucu film bunların hiçbirini yapmaz, sadece şeytanlığı telkin eder ve yorumu da şeytanî olur. Hayal boyutunu ahlak felsefesiyle kurmak, bize hayalde kurulmuş ahlakî bir hayat bahşeder ve dolayısıyla insan böyle bir dünyadan çıkmak istemez. Bu yüzden sanatkârlar fakir düşse de üretmeye, düşünmeye, sanatla sakinleşmeye boş veremez.Bizim bu dünyada bu üçüne, üretmek ve düşünmek ve sakinleşmek, ihtiyacımız var; sanatkârlara ihtiyacımız var. Dünya önceki çağlardan daha aklî ve görsel.